İstanbul çiçek mezatı

İstanbul çiçekçilerini süsleyen çiçekler, Türkiye'nin dört bir yanından kilometrelerce yol kat ederek geliyor. Ardından üç semtteki çiçek borsasında alıcıyla buluşuyor. Ama bakın nasıl...

8277
PAYLAŞ

Kimi zaman seyyar çiçekçinin önünüze çıkarak uzattığı bir tek kırmızı gül, kimi zaman kırmızı ışıkta beklerken otomobilinizin camından içeri uzanan bir demet karanfil ya da köşe başlarını süsleyen rengarenk tezgahlar…

İstanbul’un aşina olduğumuz güzelliklerinden olan çiçeklerin ardında, birbirinden ilginç öyküler var. Bunlardan söz etmeden önce bu doğa harikalarının bizlere ulaşana dek hangi aşamalardan geçtiğine bir göz atalım.

Paranın olduğu gibi, çiçeğin de borsası var İstanbul’da. Başta Antalya olmak üzere İzmir, Yalova ve daha birçok kentte üretilen çiçekler, alıcılarının karşısına bu borsada çıkıyor. Flora Çiçekçilik Üretim ve Pazarlama Kooperatifi’ne ait Ayazağa, Bayrampaşa ve Samandıra semtlerinde bulunan çiçek borsaları aracılığıyla her yere dağılıyor. Bu üçüyle birlikte, Türkiye genelinde toplam 17 yerde alıcıya sunulan çiçeklerin satışı ekranlardan anında izlenerek denetleniyor.

Cihangir’deki Laden Çiçekliği’nin sahibi Rahmi Eraslan bize rehberlik etmeyi kabul ediyor ve düşüyoruz yola. İstikametimiz Ayazağa. Borsada çiçekler, elektronik mezat sistemiyle satılıyor. Sabah dokuzda açılan borsa, çiçeklerin bittiği saatte kapanıyor. Anneler günü, sevgililer günü gibi özel günlerde, mezat gece yarılarına kadar sürebiliyor. Yanyana yürüyen iki bant üzerine konulan çiçekler, sırayla alıcıların önünden geçiyor. Büyük firmaların yanısıra, mezata katılanların hatırı sayılır bölümünü Romanlar oluşturuyor.

Kimi zaman renkli anların yaşandığı mezata katılan alıcılar, salona girmeden vezneye uğrayıp, birer numara alıyor. Tüm salona hakim bir yerde oturan mezat yöneticisi, numaralı koltuklarına kurulmuş alıcıların önünde arzı endam eyleyen çiçeklerle ilgili bilgileri anons ediyor. Sonrasında bir yarış başlıyor. Bazı çiçeklere birden fazla talip çıkıyor. Bantta giden çiçeği beğenip de almak isteyenlerin içinden, butona kim erken davranıp basarsa, çiçekler onun oluyor. Adı üstünde bu bir mezat, bazen butona basıldıktan sonra bir başka çiçekçi fiyat yükseltip tekrar butona basıyor. Rekabet devam ederken son fiyatı veren, çiçeği kapıyor. Sonuç, elektronik tabelalar aracılığıyla tüm salona yansıtılıyor.

Yürüyen bantta sahiplerini bulan çiçekler, içinde dolapların olduğu büyük bir odaya alınıyor, dolap bölümlerinin üzerindeki alıcı numaralarına göre yerleştiriliyor. Bazen karışıklıklar da oluyor elbette. Yanlış numaralara konulan çiçekler yüzünden gerginlikler yaşanıyor. Bazen de, butona önce ya da sonra basanlar arasında tartışma çıkıyor. 35 ayrı kamerayla izlenen borsada, aksaklıklar kolayca düzeltiliyor. Kimi zaman, istedikleri çiçekleri satın almak için butona yeterince hızlı basamasalar da, İstanbul çiçekçileri mezat sisteminden memnun. Fiyatları net görebilmeleri, çiçeklerin durumunu kontrol edebilmeleri ve sorunsuz teslim almaları onlar için büyük kolaylık. Seyyar çiçek satıcılarının tek şikayeti ise, dükkan sahiplerinin fiyatı daha kolay artırabilmesi.

Borsada renkli anlar yaşandığından söz etmiştik. Kilometrelerce yol kat edip, borsaya ulaşan çiçeklerin bazıları yolculuk sırasında zarar görüyor. Bu çiçekler, yürüyen banttan geçerken mezat yöneticisi, alıcılara hasar bilgisini iletiyor. Tabii ki, bunların fiyatları diğerlerine göre daha düşük oluyor. Zarar görmüş çiçekleri alan bazı uyanıklar, çiçeği kaptığı gibi yürüyen banda çiçek yerleştirenlerin yanında alıyor soluğu. Kutularda bulunan sağlam çiçeklerle, ellerindekileri değiştirmek isteyenler, çalışanlara sıkıntılı anlar yaşatıyorlar.

Çiçek borsasının geçmişine dönelim, sistemin nasıl bir gelişimden geçtiğini yönetim kurulu başkanı Muammer Yazıcı’dan öğrenelim: “Eski yıllarda çiçekler, Eminönü çiçek pazarında satılırdı. Bir gün, birkaç alıcının talip olduğu bir çiçek yüzünden tartışma çıkar. Satıcı bakar ki, tartışma kavgaya dönüşecek, en çok parayı kim verirse, çiçeği ona satacağını söyler alıcılara. Böylece iş tatlıya bağlanır ve ilk çiçek mezatı da Eminönü’nde doğar. Başlangıcı 1937’ye dayanmasına karşın, borsanın asıl kurumlaşması 1945 yılında oldu. İlk kez Heybeliada’da başlayan çiçek satışları, sonraki yıllarda Galatasaray’daki Süreyya Pasajı’nda sürüp bugünkü yerine ulaştı.”

1930’lu yıllarda İstanbul’da onca boş alan varken çiçek satışlarının neden Heybeliada’da başladığının ise oldukça ilginç bir öyküsü var. Asıl mesleği avukatlık olan Rizeli Sadık Mehmet Güzelosman, yöresinde yetişen turunçgilleri Rusya’ya satmayı kafasına koyar. Bunu gerçekleştirir de… Çok iyi para kazanmaktadır. Yine Rusya’da bulunduğu sırada, Bolşevik devrimi olur. Kaos ortamında birçok kişi tutuklanıp hapse atılır. İçlerinde Sadık Mehmet de vardır.

Aradan aylar geçer… Ruslar, bu adam kimdir, neyin nesidir diye araştırırlar. Bakarlar ki suçu yok, gelgelelim adamda bir hayli para var. “Şuraya yardım edersen, buraya şunu yaptırırsan seni bırakırız” derler. Hapisten kurtulacağı için teklifi kabul eder.
Epey para harcamıştır ama, bir miktarını Türkiye’ye dönerken kaçırmayı başarır. İstanbul’a gelir. Heybeliada’da, bugünkü Su Sporları Kulübü’nün olduğu tarafta büyük bir arazi satın alır. Sonra orayı bir vakfa bağışlar. O plaj, günümüzde Sadık Bey Green Beach Club adıyla işletilmektedir. Rusya’da bulunduğu yıllarda, oradaki çiçek yetiştiriciliğini ve sunumunu inceleyen Sadık Bey, Heybeliada’da aldığı arazide çiçek yetiştirmeye başlar.

İstanbul’da satılan ilk kasımpatılar (krizantem) onun yetiştirdikleridir. Bir gün Heybelida’ya giden Mustafa Kemal Atatürk, onun yetiştirdiği çiçekleri görüp çok beğenir. Sadık Bey’in yetiştirdiğini söylerler. Bunun üzerine sorar: “Gayri Müslim mi bu adam?” Türk olduğunu öğrenince, merak edip tanışmak ister. “Atatürk seninle görüşmek istiyor,” diye haber ulaştırırlar. “Eyvah, Rusya’dan zor kaçtık, şimdi de bir şey mi yaptık ki Atatürk beni çağırıyor,” diye bir korku düşer Sadık Bey’in içine. Korka korka gider, Atatürk’le tanışır. Uzunca sohbet edilir. Onunla konuşmasının ardından çiçekçiliğin, peyzajın önemini kavrayan Atatürk, iki ziraat mühendisini eğitim amaçlı olarak Budapeşte’ye gönderir.

Sadık Bey’in çiçek bahçelerinde çalışan insanlar, sonraki yıllarda oradan topladıkları kasımpatı tohumlarını Levent Gazeteciler Sitesi’nin bulunduğu, eski adıyla “Arap Çiftliği” denilen yerde dikip çoğaltırlar. Ürettiklerini Eminönü Çiçek Pazarı’nda satarlar. Daha sonra çiçek mezatı Şişhane’de, Galatasaray Çiçek Pasajı’nın arkasında bulunan Süreyya Pasajı’nda devam eder.
İlk üreticilerin çoğunluğu Levent semtindedir. Oradan Yalova Laledere’ye, peşinden İzmir’e doğru yayılır. 80’li yıllarda da Sabiha Gökçen Havalimanı tarafındaki çiçek üreticileri, toprakları istimlak edilince Antalya’ya giderler.

Anlaşılacağı gibi çiçekçiliğin ilk tohumları İstanbul’da atılmış. Ancak koşullar gereği, en önemlisi de bir rant kentine dönüşen İstanbul’da çiçek yetiştirmek eskisi kadar mümkün değil. Oturduğunuz semtlere bir bakın. Belki de, birkaç küçük sera vardı daha düne kadar. Dünün sebze yetiştirilen bostanları, bakla tarlaları gitti önce, sonra çiçeklikler.

Barış Manço’nun “Dut Ağacı” şarkısını anımsayalım, rahmetli neler diyordu bakın: “Top oynadığımız boş arsaydı… İyi ama, nerede boş arsa?.. Ya bakla tarlası?.. Peki taş mektep nerdeler? Kimler götürdü? Kimler çaldı o güzelim anıları benden? ”Barış Manço’nun sözünü ettiği yer, eskilerin hâlâ ‘bakla tarlası’ diye bildiği Bahariye-Yoğurtçu Parkı arasında. Şimdi ne bakla tarlası kaldı, ne boş arsa, ne de dut ağaçları. Çiçek yetiştirilen bahçeler de dışlandı gitti İstanbul’dan. Sadık Bey’in çiçekleri artık diğer illerden geliyor.

PAYLAŞ