Leipzig

Her ne kadar tarihinde ticaretin öne çıktığı bir kimlik olsa da, günümüzde sanatla iç içe yaşayan bir Almanya şehri Leipzig. Rönesans ve barok etkilerinin göründüğü mimarisiyse göz alıcı.

1031
PAYLAŞ

Almanya’nın Saksonya eyaletine bağlı en büyük şehri olan Leipzig, müzeleri, tertemiz sokakları ve ulaşım kolaylığıyla öne çıkıyor. Bir de büyük olmasına rağmen, Münih ya da Berlin gibi metropollere göre daha ucuz olduğundan son dönemde turistlerin yeni gözdesi oldu. Türkiye’den her gün THY’nin uçuşu olması da bu durumu kolaylaştırıyor tabii.

Leipzig Havaalanı ile kent merkezi arası yaklaşık 15 dakika sürüyor. Ben, bu kısa yolculuktan sonra kentin merkezindeki popüler otellerden biri olan The Westin Leipzig’e yerleşiyorum. Oteli hem konumu hem de konforundan dolayı kesinlikle öneririm. Burada konaklamasanız bile otelin en üst katındaki Falco restorana mutlaka uğrayın. Hem manzarası nefis hem de mönüsü iyi. Diğer konaklama seçenekleri olarak Hotel Adler Leipzig, B&B Elisa, Antikhotel am Völkerschlachtdenkmal önerilebilir.

Öncelikle buranın içinizi ferahlatacak şekilde yeşil bir kent olduğunu söylemek gerek. Zaten şehrin adı da, ‘Ihlamur ağaçlarının bulunduğu yerleşke’ anlamına gelen ‘Lipsk’ sözcüğünden türemiş. 1165 senesinde şehir statüsü kazanan Leipzig, tarih boyunca iki önemli ticaret yolu olan Via Regia ve Via Imperi’nin kesiştiği noktada yer aldığından Almanya’nın en önemli ticaret merkezlerinden biri olmuş. Leipzig Üniversitesi ise Avrupa’nın sayılı üniversiteleri arasında. Bunun da etkisiyle kent eğitim, müzik, kültür ve kitap basım merkezi haline gelip hızla gelişmiş. II. Dünya Savaşı’nın da şanslı kentlerinden olmuş. Almanya’daki çoğu kentin neredeyse tamamı ya da %70’i harap olurken Leipzig’in sadece %20’si tahrip olmuş. Bu nedenle kent kendini hızlıca toparlamış.

Leipzig, özellikle Doğu ve Batı Almanya’nın birleşmesinden sonra daha hızlı gelişmiş. Birleşme sonrası bazı komünist dönemi binaları yıkılmış, birtakım tarihi binalar ise restore edilmiş. Bu sebeple eski şehir kısmını saymazsak, şehirde genel olarak modern mimari dikkat çekiyor.

Goethe ve Bach’ın izinde…
Kentin kalbi, rönesans ve barok tarzındaki binaların çevrelediği eski şehir meydanında atıyor. Buradaki en dikkat çekici yapı 1556 yılında inşa edilen Eski Belediye Sarayı. Günümüzde kentin tarihini anlatan bir müze olarak hizmet veren binada güncel sergiler de yer alıyor. Yapının hemen arkasında eski borsa binasının avlusunda, bir dönem Leipzig Üniversitesi’nde okumuş olan ünlü edebiyatçı, politikacı, ressam ve doğabilimci Johann Wolfgang von Goethe’nin heykeli yer alıyor. Bu heykeli arkanıza aldığınızda ise karşınızdaki Grimmaische Sokak’ta şehrin en ünlü ve eski pasajı olan Madler Pasajı’nı göreceksiniz. Burada sadece Leipzig’in değil, Almanya’nın da en ünlü restoranlarından biri olan Auerbachs Keller var. 1438 yılında açılan mekan, şehirde 16. yüzyılın en önemli şarap barı olarak hizmet veriyordu. Goethe’nin (1749-1832) buranın müdavimi olduğu, ünlü eseri ‘Faust’taki karakteri Mephistopheles’in yolculukları sırasında Faust’u bu şarap evine getirmesinden anlaşılıyor. Tatil planınızda gurme zevkler için bütçe ayırdıysanız, bu mekanın özel şarap ve yemek mönüsünü mutlaka denemelisiniz. Beş farklı tarihi yemek salonu ve bir adet bardan oluşan mekanın mönüsünde etli hamur işleri ve kızarmış domuzun ağırlıkta olduğu geleneksel Sakson mutfağından örnekler sunuluyor. Yemek sonrasındaysa ‘Quarkkeulchen’ adı verilen, yanında frambuazlı dondurmayla servis edilen patatesten yapılmış geleneksel bir tatlı tavsiye ediliyor. Bizim damak tadımıza pek uymasa da, farklı lezzetler öğrenmek için denemeye değer.

Leipzig’de Auerbachs Keller gibi, eskiden ünlülerin uğrak yeri olan mekanları keşfetmeye devam etmek isterseniz, 1694 yılında kapılarını açan Almanya’nın en eski kafelerinden Coffee Baum’a da uğramalısınız. Kleine Fleischergasse sokağındaki bu mekanda zamanında Wagner, Goethe, Robert Schumann, Bach, Grieg gibi isimler burada sosyalleşiyorlarmış. Kafenin alt katında lezzetli bir Alman pastası tadıp kahvenizi içtikten sonra en üst katındaki müzesine de uğrayabilirsiniz. Bu küçük müzede Coffee Baum ve Alman kültürüyle ilgili eşyaları incelemek mümkün.

Yolu Leipzig’den geçen ünlülerden bahsetmişken, Johann Sebastian Bach’ı da anmamak olmaz. 27 yılını bu şehirde geçiren Bach’ın, şehir meydanının paralel sokaklarından Thomaskirchof’da yaşadığı ev, günümüzde müze olarak kullanılıyor. Bestecinin hayatının anlatıldığı müzede bir yandan yazdığı eserleri dinlerken bir yandan da o dönemde kullandığı müzik aletlerini inceleyebilirsiniz. Müzenin en ilginç kısmıysa zemine yerleştirilmiş olan dijital harita. Burada Bach’ın Leipzig’de yaşadığı dönemde vakit geçirdiği yerler fotoğraflı olarak harita üzerinde gösteriliyor. Müze sonrası Bach’ın bir zamanlar koro şefi olarak görev yaptığı St. Thomas Kilisesi’ne gidiyorum. Müzenin hemen arkasındaki Gotik tarzdaki bu kilisenin özelliği ünlü bestecinin lahidine ev sahipliği yapması. Kilisenin ikinci katındaki devasa kilise orgu da görülmeye değer.

Müzeler diyarı
St. Thomas Kilisesi’ne göre şehir meydanının diğer tarafında kalan Nikolai Sokak’taki Nikolai Kilisesi de şehrin önemli simgelerinden. Mimari ihtişamının yanı sıra bu Ortaçağ kilisesi, 1980’lerde özgür ifade toplantılarına ev sahipliği yapmasıyla gündeme geldi. Ayrıca Eylül 1989’da Doğu Almanya karşıtı ilk gösterinin gerçekleştirildiği yer oldu.

Daha önce de dediğim Leipzig bir sanat ve kültür şehri. Bu yüzden öne çıkan pek çok müzesi de mevcut. İlk önce, meydandan yaklaşık 10 dakika yürüme mesafesinde olan Dittrichring sokağındaki Museum in der Runden Ecke’ye gidiyorum. Burası, 1950’lerin başında Alman Demokratik Cumhuriyeti’nin güvenlik ve istihbarat organizasyonu olarak kurulan Stasi’ye bağlı eski bir karargah. İçerisinde Stasi’nin ne olduğu, hangi konularda çalıştığı ve yöntemleri mektup, pasaport, mahkeme kayıtları gibi dökümanlarla anlatılıyor. Oldukça ilginç bir deneyim olduğunu söylemek mümkün.

Eğer sanata meraklıysanız, eski şehir meydanından, Stasi’ye göre tam ters istikametteki Grassi Museum’a gitmelisiniz. Meydandan yaklaşık 15 dakikalık yürüme mesafesinde olan Grassi Museum, tam anlamıyla bir müzeler diyarı. Art-deco stilindeki müze kompleksinde üç farklı binada üç farklı müze yer alıyor: Uygulamalı Sanatlar Müzesi (Museum für Angewandte Kunst), Kültürel Antropoloji Müzesi (Museum für Völkerkunde zu Leipzig), Müzik Enstrümanları Müzesi (Museum für Musikinstrumente).

Müze adını, 1800’lerde Leipzig’de yaşayan İtalyan işadamı Franz Dominic Grassi’den alıyor. Grassi, 1880 yılında hayatını kaybettiğinde vasiyetinden iki milyon Mark’ı devlete bırakıyor. Bu sayede şehrin pek çok binası yenilenirken müze için de bütçe ayrılıyor. 90 binden fazla eseri bünyesinde bulunduran müzenin Uygulamalı Sanatlar bölümünde porselen, sandalye gibi ev dekorasyon ürünlerinin tarihsel sürecini anlatan objeler yer alıyor. Kültürel Antropoloji Müzesi’nde özellikle Güneydoğu Asya’ya ait antik eserler dikkat çekiyor. Müzik Enstrümanları bölümünde ise 1543 yılında İtalya’da yapılan eski klavseni görebilirsiniz.

Sokakta olmayı sevenlere
Şehrin sanat tutkusu sokakta devam ediyor. Banklarda bile heykel görebilirsiniz. Ayrıca yine açık havada kalıp sanatsal gezintinizi, merkeze yaklaşık 20 dakika yürüme mesafesindeki Spinnerei’da devam ettirebilirsiniz. 1800’lerde pamuk fabrikası olan bu devasa alanda, 1990’ların başından beri sanat atölyeleri ve galeriler ikamet ediyor. Pazar günleri kapalı olan Spinnerei’de her daim sanatçıların çalışmalarını izlemek ve sergileri gezmek mümkün.

Leipzig’de binaların içinden çıkıp açık havada dolaşmak denince gidilmesi gereken bir diğer nokta Leipzig Hayvanat Bahçesi. Burası, yine eski şehir meydanını baz alırsak, şehrin kuzeyine doğru yaklaşık 15 dakikalık yürüme mesafesindeki Pfaffendorfer Sokak’ta. Hayvanların doğal ortamlarında yaşayabilmeleri için yapılmış devasa hayvan dostu alanlara sahip olan bu hayvanat bahçesinde hem güzel bir yürüyüş yapabilir hem de envai çeşit hayvanı yakından inceleyebilirsiniz.

PAYLAŞ