Misafir gelecek, salonu ısıt

1117
PAYLAŞ

Ben küçükken dedemlerin evinde bir sehpa vardı. Yumuşak kıvrımlı bacakları, hortumu yukarıya doğru kıvrılmış bir fil başı ayak ile yere değerdi. Karadenizli bir adamın, muhacir bir kadının evliliğinden doğmuş salonda gözleri, yukarı kalkık hortumu ve dişleri ile fil başı ayaklı bir sehpa. Çocukluk zamanının sonsuz gibi gelen günlerinde, bir koltuğun sırtından başlayıp kolçaklarında kıvrılarak son bulan ahşap oyma kanallarda parmağımı sanki bir yoldaki araba gibi bir iler bir geri gezdirdiğimi hatırlıyorum. Spiral dönüşler, uzun yumuşak kıvrımlar birbirleri içine akıyordu. Bazıları düğme gibi tümseklerde son buluyor, bazıları ise tüm koltuğu dolanıp başladığı yere geri dönüyordu.

Gidilen her misafirlikte bunlara benzer mobilyalar olurdu. Binalar, odalar değişir, mobilyaların yerleşimleri, desenleri türleri değişir ama bu birbirinden çok farklı şeylerin bir aradalığı değişmezdi.
Zigonlar, üstüne dantel örtülmüş portatif müzik seti, telefon, pikap, hınca hınç dolu cam kapaklı büfeler, içinden desen taşan halılar, bol süslemeli perdeler ve sizin de aklınızda canlanabilecek daha nice detay.

Sadece misafirler ile girilen, onlar için ısıtılmış bir kutsal mekan olan salon ve onun kutsaliyeti içinde totemleşen objelerin hakimiyetindeki sohbet sürerken, misafir terliklerine odaklanır, konuşanların samimiyetini misafir terliklerinde korumaya alınmış ayakların duruşlarında tartardım. Mekanın geometrisi ve birbirleri ile didişip duran mobilyaların sağında, solunda, altında ve üstünde ebeveyn sohbetine panzehir olarak oyunlar oynar, “evladım!” uyarı seslenişlerinde soluklanılırdı.

Anadolu köylerindeki rehberli gezilerin birinde, orta halli bir ailenin özgünlüğünü korumuş geleneksel evinde mekanın geometrisinde gizlenmiş mobilyaları çocuk aklımla dinlediğimde şaşırdığımı hatırlıyorum. Yerden tavana, bir duvardan diğerine uzanan işlemeli ahşap pano, her kapağının ardında dolap, yüklük, ocak, gusülhane gibi farklı işlevleri saklıyordu. Odanın bir kenarındaki boylu boyunca sedirde, hem oturuluyor hem yatılıyordu. Sedirin yanındaki pencerede sokak ve dağ manzarası çerçeveleniyordu.

Bin benzemezin birbiriyle uyuşamadan bir arada olduğu kentteki evden, her şeyin bir arada bir olduğu köydeki eve; radikal bir sadeleşme…

Spekülasyon:
Yıllar sonra Paris’te Muse d’Arts Decoratifs’e gittiğimde çocuk aklımla anlam veremediğim o mobilyaların hangi zamanın stillerini taklit ettiğini, tarihsel dizim içinde görünce bir koltuğun, bir tahtın, bir sehpanın, bir yatağın, bir odanın ne demek olduğunu daha iyi anladığımı düşündüm. Çatalhöyük, Mısır ve Anadolu antik kentlerini her ziyaretimde de Anadolu evlerinin mekansal kullanımlarını ve mobilyalarını daha iyi anladığımı düşünüyorum.
Yaşadığımız mekanları düzenlerken modaya, geleneğe uyup kendimizce hareket ediyoruz, doğru. Ama sonunda hep bugünü ve bilinçli ya da bilinçsizce bir ben fikrinin temsili olan mekanları yaratıyoruz.

Bu yüzden siz siz olun, koltuktaki süslemeyi, konuttaki oda sayısını ve şaşayı savunup “geleneğimizde var” diyenlere kafayı takmayın. Yaşamayı kendimize layık gördüğümüz mekanlar tarihi bir devamlılığın işareti değil, otobiyografik ve tam da bu ana ait birer temsildir.

PAYLAŞ