Bir kolektif mekan olarak mutfak

1138
PAYLAŞ

Beslenmek her canlı için hayati ama insanlığın uzun yürüyüşünde kültürel bir gösterge haline dönüyor bu hayati eylem. İnsan evrildikçe yemeğin hazırlanma ve tüketilme ritüelleri ile kendini anlatan bu kültürel göstergeler de gelişiyor. Ateşin araçsallaşmasından bu yana yemeğin hazırlandığı, ateşin yandığı yer kutsallığını hep koruyor. Yemek ve ateş ilişkisi, toplu yapılan ayinlerle ve şenliklerle birbirine daha da perçinleniyor. Bu yüzden bir kentin barış içinde olup olmadığını göstermek için kent kapılarında kulelerde ateş yakılıyor ve ocak kelimesinin çok anlamlılığında yuva ve yemeğin hazırlandığı yer özdeşleşiyor.

Bu anlamıyla ‘ocak’, yaşadığımız coğrafyada hem mekansal hem de anlamsal olarak hâlâ çok önemli. Köy ve kasabalarda, müstakil evlerin bahçelerinde ya da sokak üstlerinde evlerin cephelerine birleşik ocakların varlığı ve çevresinde örgütlenen imece bunun kanıtı. Bazı yerlerde bayramlar ve evlilik törenleri gibi büyük kutlamalar için kullanılan tüm köye ait imece ocakları da mevcut. Ama genellikle o alanların öncelikli kullanıcısı olarak atfedilen kadınların toplum yaşamındaki anlamı ne yazık ki aynı önemde değil. Farklı bölgelerdeki nüansları akılda tutarak yapılmış bir genelleme bu, belirtelim.

Yaşadığımız çağın kent hayatında ocağın mekanı mutfak. İster evde ister ofiste ister farklı işlevdeki bir mekanda olsun, mutfak pek de yaşamın birincil mekanı olarak akla gelmez. “Kadının yeri mutfaktır” gibi sözlerle köydekine benzer alışkanlıklarla kentte de cinsiyet ayrımını perçinleyen eylemlerin gerçekleştiği bir ‘öteki’ mekan olarak bile kullanılır. Doğu-Batı kültürlerini ayırmaksızın, çoğunlukla ayrışmış ekonomik sınıflar olan hizmet edenler ile hizmet alanların da ‘öteki’ mekanıdır mutfak. Sanatçıların ve aktivistlerin mutfağın bu ve benzeri anlamlarını deşmek ve yeniden yorumlamak için eylemlerde bulunduklarını da buraya not düşelim.

En azından kamusal alanda durumun böyle olmadığı, bugünün İsveçi gibi kültürler de var. İnanın ki bu tarih içindeki bir evrim ya da kültürlerin genlerinde olan bir şey değil, tam aksine çok varoluşsal ve devrimsel bir yaratım. Özellikle pek çok insanın paylaştığı okullar, ofisler, kütüphaneler gibi yerlerde mutfak, toplumsal hiyerarşilerin sıfırlandığı, paylaşmanın ve karşılaşmanın mekanı ve bu toplumsal alışkanlıkların örgütlendiği yer olarak görülüyor.

İsveç’te bir üniversitede okul kantininden daha büyük ve birden çok sayıda mutfağı okul binasının farklı katlarında görebiliyorsunuz. İçinde birden çok ocak ve fırın bulunan bu mekanlarda kendi yemeğinizi hazırlarken ya da ısıtırken çevrenizdekilerle iletişime geçerek toplumsallığın en temel adımlarını atıyorsunuz.

Bir ofisteki ortak mutfakta, kahvenizi içip bir şeyler atıştırdıktan sonra kullandığınız gereçleri yıkamanız ya da bulaşık makinesine kaldırmanız radikal bir zorunluluk değil, eylemin tekrarından edinilmiş bir alışkanlık. Çünkü orayı kullanan sadece siz değilsiniz ve öncelikle o ortak mekana verdiğiniz özeni ve emeği diğer kullanıcılarla paylaşmalısınız.

Kamusal mekanların tam kalbinde, en hayati mesele olan beslenme çevresinde örgütlenmiş, paylaşım ve beraber yaratma odaklı eylemlerin mekanı mutfak içinde edinilen davranışsal modeller şüphesiz diğer kamusal mekanlardaki davranışlara ve toplumsal hayatın tamamına yansıyor.

Hangi mutfak dolabını seçip, hangi seramiği duvara döşeyeceğine dair oldukça kafa yorarken, en bildik en özel mekanların bile, en beklenmedik dönüşümlerin mekanları olabileceğini düşünmek için cesaretimiz yok. Cesaret bulmak için, kamusal alanlarımızın bir bir özelleştirildiği günlerde, kent haklarını savunurken canını kurtarmak zorunda kalan hiç tanımadığımız insanlara en özel mekanlarımızı, evlerimizi açtığımız o olağanüstü anları daha sık hatırlamak gerek belki de…

PAYLAŞ