En büyük eseri kendisiydi: Semiha Berksoy

2004 yılı Ağustos ayında kaybettiğimiz, Cumhuriyet’in ilk kadın opera sanatçısı Semiha Berksoy, tüm hayatını ve sanatını hatta bizzat bedenini bir sanat yapıtına dönüştürmüştü.

860
PAYLAŞ

Yüksek dramatik soprano, Ankara Operası Baş Artisti Semiha Berksoy. O, kendisini böyle tanıtmayı severdi. Cumhuriyet’in ilk kadın opera sanatçısı, ilk divasıydı. Ve belki de bu nedenle uzun sanat hayatı boyunca en çok gururla taşıdığı unvan da bu oldu.

Ne yaşlılık ne tevazu onun hayatında kendine yer bulabildi. Tüm hayatını, sanatı, anıları, dostlukları ve yakınlıkları ve hatta bizzat bedenini bir sanat yapıtına dönüştürdü. Cumhuriyet sanatını kendinde toplayan bir sanat yapıtı… Semiha Berksoy’un her anı bir performans, dünyadaki varlığı ise en büyük yapıtıydı.
Osmanlı İmparatorluğu’nun belki de son mutlu yılında, 1910’da doğdu. Ertesi yıl Balkan Savaşları başlayacak ve Semiha Berksoy’un tüm çocukluğu birbirini izleyen savaşlar içinde geçecekti. Resmi biyografisinde annesi Fatma Saime Hanım’ın ressam, babası Ziya Cenap Berksoy’un ise şair olduğu yazar. Çocukluğunu değil sanatını anlatmayı seven Semiha Berksoy’un hayatı da adeta gençlik yıllarında başlar; 1928’de İstanbul Belediyesi Konservatuvarı’na girmesiyle.

Cumhuriyet’in ‘prima donna’sı
1928’de girdiği konservatuvarda hemen kendini ispat etmiş olmalı ki 1929’da Cemal Reşit Rey ile birlikte ilk konserini de verir. Ama diğer büyük yeteneğinin de farkındadır: resim. Nitekim 1929’da Akademi’ye girer, Namık İsmail atölyesinde resim eğitimi alır. Fakat kararını müzikten ve sahneden yana verir, çünkü o en çok sahnede olmayı sevmektedir ve bunun için çok uygun bir yeteneği vardır: az bulunur güçlü sesi. semiha-berksoy

1930’da tekrar konservatuvar eğitimine döndü Semiha Berksoy. Darülbedayi’de tiyatro, İstanbul Konservatuvarı’nda şan eğitimi aldı. 1931’den itibaren, yani daha 21 yaşındayken Ses Tiyatrosu’nda prima donna rollerine çıkıyordu bile. 1931’de Muhsin Ertuğrul ilk sesli Türk filmini çekerken kadroda tabii ki Semiha da vardı. Çünkü o yeni kurulan Cumhuriyet’in ‘prima donna’sıydı. Dolayısıyla 1934’de Adnan Saygun ilk Türk operası ‘Özsoy’u sahnelediğinde başrol Semiha’nın oldu.

Belki de hayatının en önemli kararlarından birini 1936’da aldı. İstanbul Belediyesi’nin bursuyla müzik eğitimi için Berlin’e gitti. Nazilerin yükseldiği Almanya’da Berlin Devlet Yüksek Akademisi Müzik Bölümü’nde opera eğitimi aldı. 1939’da bu bölümden, bir yabancı öğrenci olmasına rağmen birincilikle mezun oldu. Onun için bir Avrupa kariyeri söz konusuydu. Hemen o yıl ‘Ariadne Naxos’ operasında başrole çıktı. Artık Türkiye’nin Avrupa’da sahneye çıkan ilk sanatçısı Semiha Berksoy’du, yaşam öyküsüne bir ilk daha eklemişti.

Avrupa’da bir kariyeri olabilirdi belki, ama Türkiye’ye döndü. Belki yükselen Nazizm ve yaklaşan savaş belki kızı Zeliha Berksoy’un anlattığı gibi “Kendi ülkesine, kendi toplumuna hizmet etme arzusu…” Hakikaten Türkiye’de uzun yıllar operada görev yaptı. Pek çok önemli yapımda başroller oynadı. Bir yandan da İstanbul ve Ankara’daki sanat çevrelerinin önemli figürlerinden biriydi. Daha sonra mektuplarını bir kitapta toplayacağı Nazım Hikmet’le ve ressam Fikret Mualla ile dostlukları (belki de aşkı) o yıllara dayanır. 1972’de operadan emekli oldu Semiha Berksoy. Yıllarca kendi kendine yaptığı resimleri ise 80’lerden itibaren dikkat çekmeye başladı.

Semiha Berksoy 70 yaşını geride bırakmıştı. Anılarında Atatürk’ten Nazım Hikmet’e, Cemal Reşit Rey’den Muhsin Ertuğrul’a Cumhuriyet kültür ve sanatının kurucularından bahseden, onların resimlerini yapan, ilerleyen yaşına aldırmadan aryalar söyleyen, rengarenk kıyafetleri ve makyajıyla herkese meydan okuyan Semiha Berksoy’u adeta Türkiye yeniden keşfetti. Aslında o üretmeye de performansa da ara vermemişti. Sanat tutkusu, çabası ve yetenekleri onu günümüzün ‘disiplinlerarası sanat’ kavramının simgelerinden biri yapmıştı. Taşıdığı hafızayla çok yönlü üretimi birleşince Semiha Berksoy, Türkiye’nin en çarpıcı uluslararası sanatçılarından biri oldu. 90’ladan itibaren pek çok sergiye ve bienale katıldı, ünlü isimlerle ortak projelere imza attı.

Semiha Berksoy, ‘Sevim’, 1997.
Semiha Berksoy, ‘Sevim’, 1997.

‘Sanat bitmez!’
Ben de 90’lardan itibaren takip etmeye başladığım Semiha Berksoy’u bir kez Babylon sahnesinde anımsıyorum. “Ben bir Zümrüdü Anka kuşuyum, Orta Asya’nın, Anadolu’nun üzerinde uçuyorum” diye anlatıyordu, arkasında Killing Kostümleri içindeki ZEN grubu çalarken. Bir diğerinde dünyanın en ünlü tiyatro yönetmenlerinden biri olan Robert Wilson’ın oyununda ansızın sahnede belirmişti. Hareket halindeki kanepenin üzerine uzanmış aryasını söyleyerek bir uçtan girip diğerinden çıkmıştı. En sonuncusunda bir hastane odasındaydık. By-pass ameliyatı olmuş Semiha Berksoy, önlüklere bürünmüş bir grup gazeteciyi yelpazesi ve kendine has makyajıyla ‘prima donna’ olarak karşıladı. Sonra da “Sanat bitmez!” diyerek bizlere bir arya söylemeye koyuldu. Tam 94 yaşındaydı…

Bu unutulmaz performanslar, gerçek üstü anlar çoğunlukla anılarda ve kayıtlarda kaldı. Ama Semiha Berksoy, o kendine özgü resimleriyle Türkiye sanatının hâlâ önemli isimlerinden biri. Bazen çarşaflara, bazen tuvale yaptığı ama hep düşünüp taşınıp kendi hikayesinin bir parçasını canlandıran o resimleri bugün müzelerde yaşıyor. Kimileri çocuksu ve nahif olarak tanımlasalar da aslında dışavurumcu ve kişisel tanımını daha çok hak eden, kendinden başka kimseye benzemeyen resimler bunlar. Tıpkı Semiha Berksoy’un kişiliği ve yaşamı gibi.

Kutluğ Ataman’la birlikte filme de çektiği yatak odası ise onun en büyük eseri olarak şimdi Mimar Sinan Üniversitesi koleksiyonunda. Anılarını, resimlerini ve objelerini aryalarıyla, bedeniyle buluşturan bu oda, eminim ileride yeni Resim Heykel Müzesi’nin en önemli eserlerinden biri olacak. Hepimiz onun etrafında dolaşıp o inanılmaz kişiliği ve onun hatıralarının prizmasından gördüğümüz şekliyle Cumhuriyet tarihine bakacağız. Belki de her defasında başka bir şey göreceğiz.

PAYLAŞ