Osman Hamdi Bey

‘Kaplumbağa Terbiyecisi’ adlı tablosu ile tanınan Osman Hamdi Bey, 1910 yılının 24 Şubat’ında hayata veda etti. Ölümünün 115. yılında onu hep birlikte yeniden hatırlayalım istedik.

957
PAYLAŞ

Yıl 2004… Aralık ayında gerçekleşen o ünlü müzayedede çekiç indiği anda ‘Kaplumbağa Terbiyecisi’ adlı tablo görülmemiş bir fiyata, 3.5 milyon dolara Pera Müzesi’nin olmuştu. Fiyatıyla dikkat çeken tablo hemen Türk resminin en önemli, en tanınmış klasiği halini aldı. Bunda şaşırtıcı bir şey yoktu, hatta Osman Hamdi Bey’in gecikmiş şöhretine nihayet kavuştuğunu söyleyenler daha haklıydı. Çünkü Kaplumbağa Terbiyecisi’nin ressamı olarak meşhur olduysa bile aslında Osman Hamdi Bey, Türk resminin gerçek anlamda öncü isimlerinden biri. Sadece resim mi? Hayır, Türk müzeciliğinin, arkeolojisinin, sanat eğitiminin de öncüsü, başlatanı, pek çok anlamda ‘ilk’ olanı hep Osman Hamdi Bey’di.

Siyah beyaz fotoğraflarında tek camlı ‘monokl’ gözlüğünün ardından bize bakan Osman Hamdi Bey, tam bir batılı gibi yetiştirilmiş bir Osmanlı paşazadesiydi. Elçilik, nazırlık, sadrazamlık yapan İbrahim Edhem Paşa’nın ilk oğlu olarak 1842’de dünyaya geldi. Tabii ki iyi bir eğitim aldı ve daha 15 yaşında hukuk okumak üzere Paris’e yollandı. İstanbul’daki ilk eğitiminde resme meyli ortaya çıkmıştı zaten. Nitekim, Paris’te de sanatın peşini bırakmadı. Hukuk okurken arkeoloji derslerine de girdi ama bir de sıkı resim eğitimi aldı.kaplumbağa-terbiyecisi

Zamanın ünlü ressamlarının atölyelerine devam etti. Oryantalist resimleriyle tanınan Jean Leon Gerome, Osman Hamdi üzerinde kalıcı bir etki bırakıp onun da oryantalist tarzda resimler yapan ‘doğulu’ bir ressam olmasını sağlayacaktı. 12 yıllık Paris döneminde Osman Hamdi, Şeker Ahmed Paşa, Süleyman Seyyid gibi dönemin en iyi Osmanlı ressamları arasında anılmaya başlamıştı bile. Bu iki sanatçıyla birlikte sergilere katılıyor, hatta ödüller de alıyordu. Sonunda ailesinin tüm bireyleri gibi o da devletin çağrısına uydu ve 1860’ların sonunda bürokrasideki yerini almak üzere İstanbul’a döndü.

Osman Hamdi Bey, sanata ve Batı kültürüne meraklı ve kendi toplumuna yabancı paşazade klişelerinin çok dışında bir kişiliktir. Ne ‘Araba Sevdası’ romanının Efruz Bey’i gibi ‘tükenen’ biridir; ne de mesela kendisinden yaklaşık yüz yıl sonra Paris’e siyaset bilimi okumaya giden bir başka paşazade Mübin Orhon gibi ressam olup oralarda kalmıştır. Tam tersine, sanat sevgisini siyasi gücüyle birleştirip pek çok kurum oluşturmuş, üstelik resim yapmayı, yazıp çizmeyi de hiç bırakmamıştır.

Devlette pek çok görev üstlendikten sonra bütün hayallerini gerçekleştireceği konumu 1881’de elde etti: Müze-i Hümayun Müdürlüğü. Osmanlı İmparatorluğu, Batılı ülkelerdeki imajını çok önemsiyor, eski eserlerine sahip çıkıp onları göstermek yönünde politikalar geliştiriyordu. Dolayısıyla sarayla da arası çok iyi olan Osman Hamdi Bey için yapılacak işlerin sınırı yoktu. Hemen imparatorluk sınırları içindeki bütün eski eserleri bir araya toplamak gibi aslında zorlu bir işe girişti.vazo-yerleştiren-kız

Mütevazı Çinili Köşk’ün karşısına yeni bir arkeoloji müzesi inşa ettirmeye başladı. Eski Eserler Nizamnamesi yenilendi ve kültürel mirasın yurt dışına çıkartılması zorlaştırıldı. Osman Hamdi Bey, sonsuz bir enerjiyle, imparatorluğun her yanındaki bilinen arkeolojik alanlarda kurtarma kazıları yapmaya koyuldu. Aslında yaptığı, dünyanın dört bir yanını kazıp kendi başkentlerine taşıyan İngiliz ya da Fransızların yaptığından farklı bir şey değildi; ama Osman Hamdi Bey de zaten onlarla rekabet ediyordu…

Nemrut Dağı’ndaki heykellerin üzerine uzanmış, romantik fotoğrafı o dönemden kalma bir anı. Alacahöyük, Aydın, Rodos, Bozcaada, Rakka’da kazılar yaptı. Bunların en ünlüsü, Lübnan’da bulunan Sayda’daki Roma mezarlığı kazısı oldu. İstanbul Arkeoloji Müzesi orada bulunup getirilen eşsiz lahitlerin üzerine kuruldu. Batı’da da ilgi çeken, arkeoloji kitapları yazdı. Fakat arkeoloji tabii ki onun tek ilgi alanı değildi. Müze müdürlüğüyle birlikte aynı yıl bir başka görev daha almıştı. Üzerinde pek durulmayan Sanayi-i Nefise Mektebi Müdürlüğü… Türkiye’de sanat eğitimini başlatan ve sanat eğitiminin hâlâ en önemli kurumu olan bu okul, yani bugünkü adıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi’ni Osman Hamdi Bey kurmuştu. Okuldaki eğitim yöntemini de kendisi belirledi. Hoca olarak yurtdışında eğitim almış yabancı sanatçıları tercih etmesinin nedeni burada çağdaş, figüre önem veren ressamlar yetiştirmekti. Öyle de oldu. Kendisi de bir yandan harıl harıl resim yapıyordu. Belli ki bir devlet adamı, bilim adamı ya da yönetici olarak ne yaparsan yap esas ölümsüzlüğün ancak sanatla yakalanacağını iyi biliyordu…

Osman Hamdi Bey özel yaşamında tam bir Fransız’dı. İki kere evlendi. Tuhaf bir tesadüfle iki karısı da Marie adında birer Fransız kadınıydı. İkinci eşi Naile adını aldı. Osman Hamdi Bey vaktinin çoğunu Gebze sahilinde bugün bir müzeye dönüştürülen geniş bahçe içindeki köşkünde geçirmeyi severdi. Çocukları, torunlarından oluşan kalabalık ailesiyle birlikte olmayı seven biriydi. O evde çekilen fotoğraflara baktığımızda kadınlar ve erkekleriyle Paris banliyölerindeki bir Fransız aileden farklı görünmediklerini fark ederiz. Nitekim o evde Fransızca konuşulur ve batılı bir yaşam sürdürülürdü. Ama yaptığı resimlerde hep doğuyu anlattı ve kendisini bir doğulu gibi giydirdi. Bu nedenle Osman Hamdi Bey’in hem teknik hem içerik hem de düşünce biçimiyle bir oryantalist ressam olduğunu söylemek çok mümkün. Ama diğerlerinden farklı olarak, fantezilere değil olabildiğince gerçeklere yer veren bir oryantalist.osman-hamdi

Resimlerini fotoğraflardan yaptığı bilinir. Geriye, resimlerindeki nesneleri, binaları gösteren kare kare bölünmüş pek çok fotoğraf bıraktı. Bu fotoğrafların tabii ki en ilginçleri Osman Hamdi Bey’in bizzat doğulu kıyafetlere bürünüp poz verdiği kareler. Büyük boy, figür ağırlıklı resimlerinin pek çoğunda görünen sakallı derviş, silah satıcısı ya da kaplumbağa terbiyecisi bizzat kendisidir. İçinde büyüdüğü coğrafyaya dair eşyaları, mekanları ve insanları resmetti. Bunları renklerine varıncaya dek büyük bir gerçeklikle tuvale aktarması, onu Batılı ressamlardan ayıran en önemli özelliklerinden biri kabul edilir. Türbeler, camiler, konaklar, sokaklar, çiniler, kitabeler, parlak giysiler, sedef kakmalı eşyalar, şamdanlar, buhurdanlıklar bütün canlılığıyla resimlerde yerini aldı. Dönemin akademik anlayışına uygun, pırıl pırıl renklerle, keskin ve gerçekçi bir teknikle yaptığı resimlerinde figürün öne çıkması Osmanlı resmi için alışılmadık bir şeydi.

O dönem İstanbul’daki asker kökenli ressamlar geleneğin de etkisiyle figürden uzak duruyor; daha çok natürmort ve peyzajlar yapmayı tercih ediyordu. Osman Hamdi’nin resimlerinde kadınların çokça yer alması, gizemli doğu kıyafetleri içinde bile olsa hem erkeklerin hem de kadınların eşit, çalışan, üreten, okuyan hayatın içinde insanlar olarak gösterilmesi de önemli özelliklerinden biri kabul edilir. Yani Osman Hamdi bir yandan oryantalist resmin sevdiği gizemli doğu atmosferleri yaratıyor ama bir yandan da klişe doğu fantezilerinin tam tersi gerçekçi tasvirlere yaslanan, kadınların odalık değil anne ve eş olduğu, insanların gündelik hayatlarından anları canlandıran sahneler kuruyordu. Dolayısıyla onu hem Batı hem Doğu, yani biz pek sevdik. ‘Mimozalı Kadın’, ‘Şehzade Türbesinde Derviş’, ‘Gezintide Kadınlar’, ‘Silah Taciri’, ‘İstanbul Hanımefendisi’, ‘Mihrap’, ‘Cami Önünde Hocalar’, ‘İki Müzisyen Kız’ gibi resimleri neredeyse herkesin belleğinde yer etmiş resimler.

Hele ‘Kaplumbağa Terbiyecisi’ için Türkiye’nin Mona Lisası bile diyebiliriz. 24 Şubat 1910’da hayatını kaybeden ve Gebze’deki köşkünün bahçesine defnedilen Osman Hamdi Bey hiç tartışmasız yaratıcı Osmanlılar’ın en ilginç, en unutulmaz olanı. Bugün müzelerin, müzayedelerin gözdesi olan gerçek bir klasik. Resme, arkeolojiye, müzelere olan ilgimiz arttıkça yolumuz hep onunla kesişecek ve besbelli ki ünü azalmayıp artacak.

PAYLAŞ